jeudi 7 janvier 2010

En souvenir de Serap Eser / Serap Eser hatırasına,



For Ümit Eser & his family, in remembrance of their sister and daughter... Kardeslikle...


En souvenir de Serap Eser,

Noire la Mosquée bleue, Noire Sultan Ahmet,
Noir le pont du Bosphore, et noir Dolmabahçe ;
Ce soir les cieux pleurent sur la ville des poètes :
Des larmes noires inondent Kartal, Fenerbahçe,
Kız Kulesi, Üsküdar, Büyükçekmece…


Noires les « yalı », noirs les « vapurs », noires leurs fumées !
Noir le pont de Galata, noirs ses pêcheurs figés !
Ce soir la nuit d’hiver semble tout inhumer,
Son sang noir coule glacé dans nos cœurs affligés.
Ce soir la nuit emporte tout sur son trajet.


Noires les écoles, les maîtres, les écoliers,
Noir le tableau, les craies… le bus ensanglanté…
Ce soir une famille souffre pour le monde entier,
Notre petite sœur à tous ne boira plus de thé,
Elle n’ira pas non plus à l’université…


Nous n’oublierons jamais son poème : ce visage
Qui brûle en nous comme les vers de Nazim Hikmet ;
Qu’il tremble dans nos mémoires ses sourires en mirages !
Rappelons-nous Serap puisqu’on oublie les poètes,
Qu’aucune idée au monde ne tue plus de fillettes.

Samedi 26 décembre 2009


Serap Eser hatırasına,

Siyah Ayasofya Camii, Siyah Sultan Ahmet,
Siyah Boğaz köprüsü, ve Siyah Dolmabahçe ;
Bu akşam gökler şairler şehrinin üzerinde ağlamakta:
Siyah göz yaşları Kartal’ı, Fenerbahçe’yi,
Kız Kulesi’ni, Üsküdar’ı, Büyükçekmece’yi…’yi kaplamakta

Yalılar Siyah, vapurlar Siyah, dumanlar Siyah!
Galata köprüsü Siyah, donmuş balıkçıları Siyah!
Bu akşam kış akşamı her şeyi gömmüş gibi,
Donmuş olan Siyah kanı kederli kalplerimizde akmakta.
Bu akşam gece, yoluna çıkan her şeyi götürmekte.

Siyah okullar, öğretmenler, öğrenciler,
Siyah tablo, tebeşirler … kana bulanmış otobüs…
Bu akşam bir aile tüm dünya adına acı çekmekte,
Hepimizin kız kardeşi artık çay içemeyecek,
ve hatta üniversiteye de gitmeyecek …

Nazim Hikmet’in dizeleri gibi içimizi yakan ;
Onun “Bu yüz” adlı şiirini hiçbir zaman unutmayacağız.
Bu Seraplı gülüşleri hafızamızda titretsin !
Mademki şairleri unutuyoruz, Serap’ı hatırlayalım,
Dünyadaki hiçbir fikir küçük kızları bir kere daha öldürmesin.

Cumartesi, 26 Aralık 2009
Ceviri : Melek Karaagaç

dimanche 25 mai 2008

Bellek ve Rakı

Aurélien Roulland
Çeviri : Antoni YALAP









Boğaz gözlerimin içinde

Sakin, Ney uğultusu gibi
Bedbaht türküler yükselmekte
Haliç’te, dizelerden kadehlere
Denizi düşlemeli, Kara
Geceyi saran bir örtü
Akıyor, anason gibi berrak
Katakombların mavi serinliğinden ;
Uçsuz bucaksız samanyoluyum ben
Şu sonsuz baharatlar diyarıyım
Toz kapmış Kristal kokuyorum
Geçmiş zamanların ihtişamı
Poseidon’un torunu
Sevgili Bizas gibi
Fışkırdı kentlerin kenti
Derin ve kara uçurumlardan

Dirildi Trakya denizlerden
Bulanık sularında yüzdüğümüz
Hayal aşkların Fatih’leri gibi
Ruh ikircikliğinde gecelerin
Burda doğdu Avrupa
Barbar solukların uzağında
Kalelerimin kıyılarında sönen
Yakut rengi ışıltı pıhtıları
Görüyorum yine o bal âlemini
Tahıl altını denizleri
Güneş tenli güleç köleyi
Göz yaşartan narenciye meyvesi
Ey, antik lezzetlerin Atina’sı
Ey, geçmiş adakların Spart’ı
Görkeminiz o an işte battı
Esrarengiz okyanusların aynalarında

Ve Roma’lıların kızıl hamleleri
Korkudan sarartan yüzleri
Justiniüs’ün çılgın dönemi
Klamid’lerin gizinde dokunan
Tez diriliver Theodora
Canlan yine imparatorluk yosması
Aya Sofya’da ağlıyor bazen yine
En son solukların uğultusu
Ey geçmiş görkemin kokusu
Göbeğinde gökyüzünün
Gidip gelirken, sarhoş
Akarken arslan tohumlarım
Solgun memelerinin arasında
Taşkın bedenini boğarcasına
Fışkırtarak erkeksi sarhoşluğumu
Ve sen Theodora, kanım

Parlak o Nazar boncukları
Çoktan ölmüş Konstantinopolis
Seyreder geçerken Osmanlı’ları
Şaşmasın kimse Bâb-ı Ali’yi
Allah-ü Ekber, Koru yarabbi
Anadolu’nun şairlerini
Bir mezeye iki bardak su
Saklayıp gizlerken sütü
Islatırdım iliğine dek
Zevkten uçarcasına
Yıldızlar hareminde yıkanırken
Ve lâleler kaplarken
Fraktallerin türkuvaz seherini
Gökkuşuğanı süsleyen Boğaz’da
Sinsice akıyor tenimde ışıltıları
Anasonun derin hatıraları

Çanakkale’nin yakıcı rüzgarı
Döküldüğüm soğuk hendeklerde
Beni çağıran bu ürkek eller
Katledilen çocukların üzgün elleri
Beni dağlayan bu yakıcı rüzgar
Aydınlığa çıkan gölge gibi
Ağır bir topçu atışı gibi
Kuyrukluyıldız gibi parlayan
Ve acı çeker şeffaflığımda
Hırçın gecelerimin şiiri
Bu yakıcı rüzgar dalarken
Boğazı kurumuş
Öldü Kemal, bitti herşey!
Mavi gözleri doğuyor ama
Türkiye’nin her bir yanında …
Boğulurken ben Rakı destanında …

vendredi 23 mai 2008

Bencilligin ve nefretin bir tek vatani vardir ; kardesligin ise hiç yoktur !
Alphone de Lamartine, Barisin Marsellaise’i


Sevgili dostlarim,

Birçogunuz bu grubu neden kurdugumu sorguluyor. Bana yazan ve sorguluyanlarin sayisi bir yaz aksami gökyüzündeki yildizlar kadar çok. Senin gibi Fatma’cim mesela, neden türk vatandasligini almak için bir milyon kisiyi bekledigimi, bir milyonun çok yüksek bir rakam oldugunu ve de sence hiç bir zaman ulasamayacagimi söylüyorsun. Ya da gerçekten ciddi olup olmadigimi sorgulayan, grubumda bir milyon kisi toplarsam sonuna kadar gidip gitmeyecegimi soran Munure’cim gibi.

Dostlarim… burada söz konusu olan benim gözümde özel bir degeri olan bir vatandasligi almak : burada hepimizin ortak paydasi olan Esitlik ve Kardeslik evrensel degerlerinden bahsediyorum. Söz konusu olan bir vatandaslik degis tokusu da degil. Bir vatandasligi digerine tercih etmek de.

Egri oturalim dogru konusalim : bulundugunuz yerde, beyaz peyniriniz ve Sezen Aksu’nun pek sevdigi kirmizi Yakut’unuzla rahatsiniz ; ben de camembert’im ve Bordeaux sarabimla kurulmusum masaya. Aramizda, Insanligin ilk gunleri gibi parildayan gözlerimizde yansiyan, bir güzel mavi masa örtüsü gibi uzanan Akdeniz. Bu güzel mayis ayinin günesinden yararlanarak saçlarimizi rüzgarin oksamasina birakmisiz. Açikçasi kendimizi, dogumumuzu gören bu ülkeden koparamayacak ve de kalkip gidemeyecek kadar tembel hissediyoruz. Antoine de Saint Exupery’nin dedigi gibi, « bir ülkeye ait oldugumuz gibi çocuklugumuza aitizdir », degil mi ?

Ama bugün el kol haraketleriyle, yüksek sesle konusan ve rahatimizi bozan insanlar var. Arkadaslarinizla bir lokantanin terasindayken rahatsiz edilmek gibi. Ankara’da ya da Paris’te olsun, günesin tadini çikarirken eski dostlarimizla anlasabilmek için tek bir bakisin yeterli oldugu o sonsuz haz anlarini hepimiz biliriz. Bu gibi durumlari daha önce yasadiginiza inaniyorum. Aniden, kimsenin tanimadigi ayyasin teki gelir. Herif konusmaz, kuduz köpek gibi havlar. Saldirgandir, insalari assagilar, masalari iteler, bardaklari yere düsürüp kirar. Sonra masaniza gelerek size ders vermeye kalkar. Kiminle yemeginizi paylasip paylasamiyacaginizi, kiminle felekten bir gün çalip kiminle tartisacaginizi söyler. Kiminle savasip kiminle seviseceginizi de…

Ve sizleri ayirmak ve arkadaslarinizla aranizi açmak için bu gibi insanlar herzaman « geçerli » nedenler bulurlar : teninizin rengi ayni degildir, ayni sosyal siniftan degilsinizdir, ayni dinden degilsinizdir, ayni ülkeden degilsinizdir… tabîi ki tamamiyle saçmalarlar ama ne yaparsiniz sarhosturlar ! Kendi laflari ve kötülüklerinin sarhosudurlar.

Yapilmamasi gereken hata, onlara herhangi bir deger vermektir. Genelede hepimiz bu hataya düseriz. Ilk basta da ben olmak üzere. Halbuki babaannem herzaman söylemistir : « bir sarhosu bos yere ikna etmeye çalisma, seni dinlemeyecegi gibi duyamaz da ! » Ve gerçekten de, dogustan tatminsiz olan bu küçük insanlar, (ki en büyük sorunlari da budur zaten) kendilerine bir nebze dikkatinizi atfettiginiz andan itibaren, sizin gözünüzde var olmayan bir önemin odagi olduklarini zannedeceklerdir.

Kisacasi, patirti bu ayyasin etrafina insanlari çekecektir ve sonuçta, kendisini ikna etmeye çalismaktan bikip tartismayi bitireceksiniz. En nihayi, tartismanin basindan sonra gelmis olan insanlar sadece o kisiyi dinlemis olurlar ve siz de, arkadaslarinizla geçirebileceginiz degerli bir vakti bos yere harcamis olursunuz. Söyleyecek baska lafi olmayan gerizekali politikacilarimizin, devlet baskanlari olabilmek için bulabildikleri yolun bu oldugunu düsünüyorum Türk kardeslerim. Onlardan önce gayet güzel ve de daha da önemlisi baris içinde yasiyorduk !

Iste bu yüzden dünyanin çok içip delirmeye yüz tuttugu bir zamanda kurdum bu grubu. Bu ayyaslara çok basit bir seyi hatirlatmak için : Bizim yasam tarzimizi tayin etmek, kimin kardesimiz olup kimin olmadigini söylemek onlara düsmez. Bulunduklari koltuklari bizim, yanlislikla, kendilerine atfettigimizi unutmasinlar.

Yol yordamimi ütopist bulabilirsiniz. Ama ben, bu ayyaslarin bizleri bölüp daha büyük rahatlikla saçmaliklarinin kölesi yapmaya çalistiklari bir zamanda, bir grup kurup, bir milyon türk kardesimin kardeslik adina katilmasi fikrini ütüyopyaci bulmuyorum. Bizleri artik hiç bir seyin ayiramayacagina eminim. Cünkü daha da güçlü, daha da dayanikli oldugunuz kanaatindayim. Kisacasi, bizde dendigi gibi, « bir Türk gibi güçlüyüz ».

Kulaklarimizi tikayip gözlerimimizi açmamiz yeterli olacaktir. O zaman, taa içimizde hissettigimiz bu Gerçek ortaya çikacaktir. Ve Gerçek sudur ki, korkularindan içip içip sarhos oluyorlar. Gerçek sudur ki, bu kadar gerizekali sekilde düsünmekte yalniz olduklarini biliyorlar. Gerçek sudur ki, birbirimize duydugumuz evrensel sevgiyi kiskaniyorlar. O yüzden kendilerinin seviyesine inmemizi istiyorlar. Su bilgelik dolu Türk atasözünü hatirlatmak isterim : « kendi düsen aglamaz ».

Etrafima bakiyorum, hepimizi göruyorum : Fransizlar ya da Türkler, farki ayirt edemiyorum. Fransa ve Türkiye bizleriz. Tekar ediyorum : « Bu güzel mavi masa örtüsünün her iki tarafinda bulunan kardesleriz. Ve herhangi bir anda, masanin üzerine çikip birlikte dans edebiliriz ya da bizleri birlestiren seyler için sevinçten, bizleri ayirmak isteyenlere karsi kizginliktan yumruklarimizi kaldirabiliriz. » Ben düsmeyecegim. Sizler de düsmezsiniz. Yanliz olduklarindan, saçmalamadan bir adim dahi atamayan ayyaslar, kendi baslarina düserler.

Fransiz olmaktan gurur duyuyorum. Tarihi boyunca Fransa’nin savas alanlarinda kazandigi çok sayida zafer yüzünden degil. Kendi kardeslerinizi öldürmekten ya da kullanmaktan mutlu olabilir miyiz ? Fransiz Devrimi’nden beri Fransa’nin, insanligin özgürlesmesi ya da vicdan özgülügü için verdigi çok sayidaki sosyal alandaki mücadeleler yüzünden de degil. Gerçeklesmesine katkida bulunmadigimiz seyler için övünebilir ya da utanabilir miyiz ? Ayni sekilde, atalarimiz tarafindan baslatilmis bagimsizlik ya da özgürlük mücadedelerini devam ettirmeden mutlu olabilir miyiz ? Ben de bundan kivanç duyabilmem için tamamen sarhos olmam gerekir !

Sonuç olarak, arkadaslarim, Fransiz olmaktan tek bir sebepten dolayi gurur duyuyorum : arada sirada da olsa, yumrugumu kaldirma cesaretini kendimde buldugum için. Bizden önce, atalarimizin, ister Robespierre ister se de Atatürk olsun, cesaret edebildikleri gibi. Bu evrensel cesareti Jean Jaures 1903 yilinda Albi’de verdigi nutukta söyle tanimlar : « Cesaret, gerçegi aramak ve söylemektir. Yoldan zaferle geçen yalanin kanunlarina boyun egmemek; ruhumuz, agzimiz ve ellerimizle aptalca alkislamalara ve bagmaz yuhalamalara cevap vermemektir. »

Dolayisiyla evet, türkler, kardeslerim, bu cesareti için gerekli gücü ve enerjiyi bulabildigim kisa zamanlarda, Fransiz olmaktan gurur duyuyorum. Tipki siz de, biraz olsa da birseyleri degistirebilmek için gerekli cesareti, enerjiyi ve çilgin umudu kendinizde bularak, bu grubu kurma sebeplerimi paylasarak, esinizi dostunuzu, kardeslerinizi, ailelerinizi, grubun varligini kulaktan kulaga yayarak, katilmaya davet ederseniz, gurur duyacagim gibi ! Cilgin bir bahis gibi : evrensel bir kardesligin gerçeklesebilecegini gösterebilme umuduyla. Iste o zaman bir Fransiz olmaktan daha da gurur duyacagim . Ve gidip Türk vatandasligimi ülkemin konsoloslugundan istemek benim için bir gurur kaynagi degil seref olalacaktir. Kardeslerinin ellerini birakmayip, ayni evrensel sevgi ile Dostluk ve Kardeslik çagrisina beraberce cevap verme serefidir. Boylelikle bu Türk vatandasligi benim için özel bir renge bürünecektir. Derin Insanliginizin koyu akdeniz mavisine.

Aurel